Unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş veya anlamları değişmiş sözcük, deyim ve atasözleri... Unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş veya anlamları değişmiş sözcük, deyim ve atasözleri... Unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş veya anlamları değişmiş sözcük, deyim ve atasözleri...

5 Nisan 2016 Salı


“Emenmek” – “Emendirmek”…
Rahmetli annem, kendisine mağazadan alınmış bir hediye getirildiğinde,
“Benim için daldan bir yaprak koparaydın da emeğin geçeydi keşke” derdi…
Paylaşılmayan sevginin sevgi olmadığını,
Onun için emek vermek gerektiğini düşünürdü çünkü…
Bir “ahretliğine” ya da arkadaşına “oturmaya” bile giderken,
Çantasında mutlaka kendi elleriyle yaptığı iki “bazlama” ekmeği,
Yine kendinin “beş şişle” ördüğü bir çift yün çorap bulunurdu…
Ki sevdiğine eli boş gitmesin, beslediği sevgiyi verdiği emekle göstersin…
Bir de çocuklar için “kağıtlı şeker”…
Çünkü her şeyden önce değer vermektir sevgi,
Onun için bir şeyler yapmaktır, düşünmektir onu…
Emek vermek, onun için yorulmak ya da özenmektir.
Ya da en azından ben, rahmetli annemden öyle gördüm, öyle bildim sevgiyi…
Ama şimdilerde herkes “sevgi”nin açlığını çekse de…
Filmler, diziler izlense, şarkılar dinlense de sevgi üstüne…
Sevmek değil, sevilmek istiyor herkes…
“Ferhat’ın dağları delmesini” bekliyor, sırça köşklerinde oturarak.
Sevene bırakıyor, çabayı, emeği, yorgunluğu,
Sanki sevilmek için bir emek gerekmezmiş gibi…
Başarı, güç, para, dış görünüş, kılık kıyafet, süs püs yeterliymiş gibi…
Oysa güzellikleri, acıları, sevinçleri paylaştığımız, zor zamanlarda destek olduğumuz ve bunu gösterebildiğimiz oranda sever ya da seviliriz.
Bu paylaşımları yapabildiğimiz için mi severiz yoksa sevdiğimiz için mi paylaşırız bilinmez ama sevgi emek isteyen, çaba isteyen, paylaşım isteyen bir duygudur.
İstenilen “sahip olma” duygusu değil de gerçekten “sevgi” ise eğer…
Ama en büyük hata, “sevgi”nin kolay ve basit bir şey olduğunu düşünmektir.
Başarısız olduğunda ders çıkarmamak, hataların üstüne gitmemek, düzeltmeye, öğrenmeye, gelişmeye çalışmamaktır.
Bir müzik aletini çalamayınca suçu saza,
Heykel yapmayı başaramayınca suçu taşa atmazken,
Sazın ya da taşın değil de kendi yeteneği, öğrenimi, gelişimi için didinirken,
Sevgide her şeyi karşıdakinden beklemek çok kolay gelir.
Oysa sevginin özünde dürüstlük vardır, saygı, güven ve emek vardır,
Emenmek vardır emendirmek vardır…
Emenmek  “birisi için emek vermek, özenmek, gayret etmek, emek vererek uğraşmak, didinmek, gücünün üstünde çaba göstermek, özenerek çalışmak”, emendirmek ise “zahmete sokmak, zahmet vermek, yorduğu için üzülmek” anlamlarındadır çünkü…

4 Nisan 2016 Pazartesi


“Üsküdar’da sabah oldu”…
Tarihsel değeri olan çok önemli camilerin ev sahibidir İstanbul.
Ya bir padişah ya da bir hanedan üyesi adına yaptırılan bu camilerden,  tarihi semtlerin hemen hepsinde olduğu gibi Üsküdar’da da vardır bolca…
Misal “Yeni Valide Sultan” ve “Mihrimah Sultan” camileri…
Yeni Valide Sultan Camii, “Avcı Mehmet” olarak bilinen padişah IV.Mehmet’in eşi, “Gazi Mustafa” olarak bilinen II.Mustafa ve “Lale Devri” padişahı III.Ahmet’in anneleri, “Emetullan Rabia Gülnuş Valide Sultan” tarafından Üsküdar’da “İskele Meydanı” denen bölgede yaptırılmış.
“Emetullan Rabia Gülnuş Sultan” Girit’te doğmuş, asıl adı “Eugenia Voria”…
“Deli Hüseyin Paşa”, Girit’te “Resmo” yu fethedince, kendisini esir olarak getirir ve saraya hediye eder. Sonrası zaten malum…
Mihrimah Sultan Camii ise Kanuni tarafından, Hürrem’den olan kızı “Mihrimah Sultan” için yine Üsküdar İskele Meydanı’nda yaptırılmış…
Mimar Sinan’ın erken dönem eselerinden olan bu caminin, bir rivayete göre Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a duyduğu aşkın ürünü olduğu da söylenir. Şöyle anlatılır…
Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı olarak dünyaya gelen Mihrimah Sultan 17 yaşına geldiğinde, iki aday çıkar. Biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa, diğeri Mimar Sinan…
Ama Mimar Sinan evli ve 50 yaşında olduğundan olsa gerek,  Mihrimah’ı, Hürrem’in girişim ya da baskıları sonucu, tüm tarihsel kayıtlarda “entrikacı ve rüşvetçi” olarak geçen Rüstem Paşa’yla evlendirirler.
Koca Sinan kızla evlenemez belki ama içinde yanan sevda ateşini de söndüremez…
Gün gelip Kanuni kızı için bir cami yapılmasını ama yerini Sinan’ın seçmesini istediğinde de Üsküdar’da bulunan bu yeri seçer.
Rivayete göre de Sinan, Mihrimah’a duyduğu bu büyük aşkı eserine yansıtır. 
Derler ki, Mimar Sinan içinde yaşattığı aşkı anlatmak için, Mihrimah Sultan’ın eşi Rüstem Paşa için yaptığı camiyi, oldukça süslü ama bir o kadar da karanlık yaparken, Mihrimah Sultan için yaptığı camiyi ise oldukça sade, bir o kadar aydınlık yapar. Ve yine derler ki…
Mimar Sinan, Mihrimah Sultan için Edirnekapı’da da bir cami yapmıştır. Nisan ve Mayıs aylarında yüksek bir tepeden bakıldığında, sabah saatlerinde Üsküdar’daki caminin minareleri arasından güneş doğuşu, gece ise Edirnekapı’daki caminin minareleri arasından ayın doğuşu izlenir…
Çünkü Mihrimah, “Güneş ve Ay” demektir…
Şimdi gelelim deyimimize…
Deyimin öyküsünden anlaşılacağı üzere belli ki deyim, Abdülhamit dönemi veya sonrasının ürünü. Çünkü padişah Beşiktaş’ta bulunan “Yıldız Sarayı”nda yaşıyor…
Devlet idaresinde yükselebilmek o padişahın iki dudağı arasında ve yükselmekse herkesin içinde ukde. Herkes padişaha ulaşmaya ya da sesini duyurmaya çalışıyor.
Elbette ki Üsküdar’da bulunan Yeni Valide Sultan ve Mihrimah Sultan camilerinin müezzinleri de… Avazları güçlü, sesleri gür ve güzel olan müezzinlerde karşı sahilde yaşayan padişaha seslerini duyurmak, onun dikkatini çekmek, ihsan koparmak ya da saray müezzinliğine tayin olmak isterler.
Bunun yolunun da, günlük koşuşturma, kalabalık ve gürültüsünden uzak, sabahın en erken saatinden geçtiğini düşünmüş olacaklar ki sabah erkenden kalkar, Beşiktaş’ta bulunan camilerin müezzinleri sabah ezanını okumaya başlamadan,  sabah ezanını okurlarmış. Sabah ezanını duyan halk ve esnaf uyanır, diğerlerini de uyandırırlarmış.
Uykusu ağır ya da tatlı uyanmak istemeyen olursa da söylenen söz belliymiş…
“Duymuyor musun, dinle bak, Üsküdar’da sabah oldu” derlermiş…
İşte bu söz, deyim olup günümüze kadar gelmiş…

3 Nisan 2016 Pazar


“Boykot”…
Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “bir işi, bir davranışı yapmama kararı alma” ve “bir kimse, bir topluluk veya bir ülkeyle amaca ulaşmak için her türlü ilişkiyi kesme”,
Bazı kaynaklarda ise kısaca “protesto” veya “direniş” şeklinde açıklanan “boykot” sözcüğü, dilimize İngilizceden geçmiş…
Geçmiş ama İngilizcede bir anlamı var mı, varsa da nedir, en azından ben bilmiyorum…
Çünkü “boykot” bir kişinin, “Captain Charles Cunnigham Boycott”un ismi…
Aslında isimler, mucitleri anılsın ve bilinsin diyerek genelde icatlarda, iyi anlamda kullanılır ama…
Bu “boykot” için pek öyle olmamış…
Babası rahip olan Captain Charles Boycott, orduda görevli bir yüzbaşıyken uzun süren hastalığının ardından, ordudan ayrılmaya karar verir ama uzun yıllar görev yaptığı İrlanda’dan ayrılmak istemez. İrlanda’nın “Mayo” bölgesinde “Lord Erne” nin yanında çalışmaya başlar.
Arazisinin büyüklüğü163 kilometreyi aşan Lord Enre, bir “Absentee Lord” yani sahibi olduğu topraklarda yaşamayan, İngiltere’de oturan bir soyludur.
O nedenle de topraklarını kiraya vermekte ve karşılığında kira ve vergi almaktadır.
Charles Boycott’un görevi ise Lord Enre adına bu kira ve vergileri toplamaktır…
Derken…
1880 yılında havalar son derece kötü gider…
Lord Enre’den toprak kiralayıp eken çiftçiler hiçbir ürün alamazlar.
Hatta ellerinde ertesi yıl için tohumluk bile kalmaz.
İrlandalı çiftçiler kendi aralarında kurdukları “Irish Land Leagune” adlı birlik aracılığıyla lorda başvurarak kiralarda indirim isterler.
Lord %10’luk bir indirim önerse de çiftçiler %25’te direnirler. Hatta bazı çiftçiler kiraların tamamen kaldırılmasından yanadır ve her yere “Kiralamak yok, toprak halkındır” türü afişler asarlar…
Ama sert ve zalim bir yapıya sahip olan “tahsildar” Charles Boycott, çiftçilerin borçlarını son kuruşuna kadar ödemeleri konusunda ısrarcıdır. Diğer çiftçilere gözdağı vermek için 11 çiftçi ailenin topraklarını ellerinden alır, haciz işlemi başlatır…
Ancak politikacı “Charles Stewart Parnell” çiftçilere destek verir ve avukatlıklarını üstlenir. Çiftçilere, “toprak sahipleri ve onlar adına çalışan tahsildarlarla iletişimi kesmelerini, onları yok saymalarını, bir anlamda aforoz etmelerini” önerir…
Çiftçiler bu öneriyi uygulamaya koyarlar, bir “sosyal sürgün” hareketi başlatırlar…
“Boycott”a itaat etmezler, kiralarını ödemezler, tarımsal faaliyette bulunmazlar, onun için çalışmazlar, kiraladıkları topraklarda bulunmasına bile izin vermezler.
Yerel tüccarlar Boycott’a mal satmaz, ticaret yapmazlar…
Postacılar bile direnişe destek vermek için, Boycott’un mektuplarını taşımazlar…
Sonunda durumun daha da kötüleşeceğini gören Charles Boycott, İngiltere’ye kaçar.
Peki, “Captain Charles Cunnigham Boycott”un adı, nasıl bu eylemin de adı olur?
Şöyle ki…
Çiftçilerin eylemlerini başından beri izleyen “The Times” muhabiri gazeteci “James Redpath”, bir konuşma sırasında “gaspçı yaratılışlı bir kişiye karşı yapılan eylemlerin ‘sürgün’ sözcüğüyle tanımlanmasının yanlış olduğunu, sözcüğün gerçek anlamının dışına çıkıldığını, farklı bir sözcük bulmak gerektiğini” söyler…
Bunun üzerine konuşmacılar arasında bulunan Peder O’Malley, “o halde Boykot desek nasıl olur?” diye sorar. Ve…
Ertesi gün “The Times” olayları “Boykot” diyerek anlatmaya başlar…
Böylece da “Captain Charles Cunnigham Boycott”un soyadı, kendisine karşı yapılan direnişi ve protestoları simgeleyen bir sözcük olarak, tüm dünyaya yayılır…

2 Nisan 2016 Cumartesi


“Kargaların kurduğu dernek ‘kışşt’ deyince dağılırmış”…
Çokça gülmeceye konu olmuştu…
Hani bir dolmuş dolusu yolcu, “piston aşşaa indi” sözünü duyar duymaz,
Kendilerini aşağı atmışlardı.
Oysa şoförün ne dediğini tam olarak anlamamışlardı bile…
Eskiden “külhanbeyi” , şimdilerde ise “apaş”, “çakal”, hatta gençlerin “zırtlan” diye adlandırdıkları bir grupla karşılaşırsanız eğer, verecekleri tepki iki etkene bağlıdır.
“Gözlerine kestirmeleri” ve daha önemlisi “kendilerini sayı olarak yeterli görmeleri”…
Ama içlerinden birisi “kaç” dediğinde ya da koşarak kaçan birini gördüklerinde de asla sorgulamadan onlarda kaçmaya başlayacaklardır hemen...
“Herkes yapıyordu ben de yaptım” türü bir savunmayı, suçtan “sıyırma” çabası olarak mı yoksa samimi bir itiraf olarak mı algılamak gereklidir bilinmez…
Nietzsche, “delilik kişide seyrek görülen bir durumdur, gruplar, partiler, halklar, çağlar içinse bir kural halindedir” der…
Çünkü pek çok insan, bir grup içindeyken kendi düşünceleri ve doğrularını unutup, içinde bulunduğu gruba kendini uydurma güdüsü ile hareket eder.
Ve yine bir grup içindeyken, karşılarında bulunan güce itaati, daha hızlı ve kolay olur.
“Kişiler akıllı olsa da toplumlar asla” der bir filmin, bir repliği…
Kişisel akıl, kişisel vicdan, kişisel cesaret, yerini kolektifliğe terk eder…
Ki buna da uzmanlar “sürü psikolojisi” derler…
Artık kahramanlıklar bile kolektiftir ki bu durum, “cesaretli olmaya cesaret edememek” gibi bir şeydir aslında…
“Oku” diye başlayan kutsal kitabı olmasına karşın okumayan,
“Korkma” diye başlayan ulusal marşı olmasına karşın korkan bir toplum kısacası…
Ünlü İngiliz yazar Shakespeare, bu durumu şöyle anlatıyor…
“İnsanların çoğu…
Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için…
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için…
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için…
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için…
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için…
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için…”
Herkes, roman kahramanı “Don Kişot” olup kahramanlıklar yapmak istese de…
Karşısına çıkacak zorluklardan korktuğundan olsa gerek,
Don Kişot’u delilikle yaftalayıp,
Uşağı Sancho Panza gibi yaşamayı daha kolay bulmaktadır artık…
Hele bir de bu “ürkeklik” tüm bedeni sarmışsa eğer…
Hele bir de bir çıkar birlikteliği ise bu durum…
Ya da sadece güçlü görünme çabasıysa yapılan…
İşte o zaman tam da atasözünün dediği gibidir sonuç…
 “Kargaların kurduğu dernek ‘kıışşt’ deyince dağılırmış”…

1 Nisan 2016 Cuma


“Soyka”…
Türk kültüründe Ölüm olgusu,
Doğum ve Düğün gibi, her zaman önemli bir yer tutmuş.
“Ölüm”, kaçınılmaz bir gerçek olarak beraberinde değişik inançları getirse de geleneksel inanışa göre Türkler ölümü, “tın” kavramı ile açıklamaya çalışmışlar.
Nefes ve can anlamında olan “tın”ın bir anlamı da “dinlenmek”…
Türkler ölüm olayını anlatırken tip ve biçimine göre farklı sözcükler kullanmışlar.
Misal…
Saygı duyulan birinin ölümünü “vefat etmek” anlamında “kergek bolmak”, “uçabarmak” ve “ardılmak” sözcükleri ile anlatılırken,
Düşman ya da “avam”dan birinin ölümünde “ölti” deyip geçmişler.
“Kergek bolmak”, bir anlamda “uçmak” demek ama bazen “uçdı” sözcüğü kullanılmış, bazen de “şunkar boldı” yani “şahin oldu” denmiş…
“Bu dünyada gözü kalmasın”, “mezara gözü açık gitmesin” ya da “ardından birini götürmesin” diye de biri öldüğünde, “gözleri kapatılmış” önce…
Ardından “ruhu yarılmasın”, “içine şeytan girmesin” ya da “ağzı toprak dolmasın” diye  “çenesi bağlanmış”,
“Ruhu çıksın”, “Ölüm meleği çıksın” ya da “melekler içeri girsin” diye de ölünün bulunduğu odanın “pencereleri açılmış” hemen…
Defin içinse inanış gereği hep yedi gün beklenmiş…
Cenaze “ölü çadırı”na kaldırılmış, yakınları at üzerinde çadırın etrafını yedi kez dolaşıp kapı önünde bıçakla yüzlerini kesmişler…
Kan ve gözyaşı birbirine karışsın diye de bu işlemi yedi kez tekrarlamışlar.
Defin günü geldiğinde ise önce işlem tekrarlanmış, sonra ölen kişinin eşyaları kırılıp “nasıl olsa ölen de dirilecek, eşyaları da düzelecek” diye düşünerek mezara konmuş.
Bu inanç nedeniyledir ki ölü beden “cenin” pozisyonunda gömülmüş hep…
Ama bazılarını da “havaya” ya da “suya gömmüşler”…
Özellikle çocuk ölümlerinde, cenazeyi kayın ağacı kabuklarına sararak, ulu ağaçların dalları arasına bırakmışlar…
Bırakmışlar ki çocuk ölü, “ölüler ülkesine varabilmek için” topraktan çıkmak için güç harcamasın, yolculuğu kolay geçsin”…
Sözcüğümüze geri dönersek eğer…
“Soyka” sözcüğü,
Şimdilerde yalnızca ya “tez günde soykan çıksın” veya “soykası çıkasıca” türü beddualarda ya da “çirkin soyka” türü yergilerde kalsa da…
Aslında, “ölünün üzerinden çıkan giysi, ölen kişinin giysileri” demek…
Ama bazı yörelerde “otururken sırta konan yastık, yorgan, yığıntı” anlamında kullanılırken, bazı yörelerde de “olumsuz bir durum, nesne ve kavramı anlatmak için” kullanılan bir sözcük olmuş…