Unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş veya anlamları değişmiş sözcük, deyim ve atasözleri... Unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş veya anlamları değişmiş sözcük, deyim ve atasözleri... Unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş veya anlamları değişmiş sözcük, deyim ve atasözleri...

5 Haziran 2016 Pazar


“Göze girmek”…
Malum önümüz Ramazan.
Her yerde “Nerede o eski Ramazanlar” diyerek tefrikalar yayımlanacak. “Hacivat Karagözler, Dümbüllüler, Direklerarası” anlatılacak bol bol…
“Eski Ramazanlar” sadece eğlenceymiş gibi anlatılsa da acaba öyle mi?
Misal… 2.Mahmut’un “Serasker”i yani “Savunma Bakanı” Hüsrev Paşa 1820’lerde İstanbul kadısına bir emirname gönderir.“İstanbulluların Ramazan boyunca uyması gereken kurallardır” bunlar… Özetle şöyle der…
“…Padişahımız efendimiz, Ramazan münasebetiyle sık sık İstanbul camilerine gideceğinden, halk bu günlerde daha saygılı olmalıdır… Esnaf ve halk, yakaları ve yenleri kırmızı elbiseler giymeyecek, kılıç takmayacaktır… Herkes dükkan ve evinin önünü temiz tutacak, ortalıkta çöp ve hayvan leşi olmayacaktır. Uzun senelerdir konak ve evlerin kapısına sıçrayıp duran çamur nedeniyle, çamurdan ibaret gibi duran kapılar temizlenecektir… Padişahımız efendimiz bir yerde otururken, ‘önünden geçmeyelim’ yahut ‘başka yola sapalım’ denmeyecek, gerek atlı ve gerekse yayan, padişahın önünden ırz ve edebi ile geçilecektir… Padişahımıza tesadüf etme şerefine erenler, gözlerini dikerek bakmayacak, biraz geri çekilerek, başlarını eğerek sadece önlerine bakacaklardır… Padişahımıza, Ramazan boyunca Cuma günleri dışında hiç kimse dilekçe vermeyecek, verenler en ağır cezayı hak etmiş olacaklardır…”
Misal… Tanzimat’ın ilanından sonraki “Ramazan Yasakları” için hükümetin yayınladığı “Yönetmelik”… Özetle şunlar yazar…
“…Kadınlar artık kıyafetlerine itina edecekler, Sultanahmet ve Şehzadebaşı Camilerinden başka camilere gidemeyeceklerdir… Kadınlar alışveriş için bile olsa, Ramazan ayı boyunca dükkanların içine girmeleri yasaktır… Erkeklerin teravih namazına gitmeleri zorunludur… Namazdan sonra fenersiz gezilmeyecektir…”
Misal… 20.yy.ın ilk Ramazan günü olan 23 Aralık 1900 ‘da ve 8 Kasım 1904 ramazanında Abdülhamit’in “Tembih İradeleri” de benzer yasaklar getirir..
“…Hükümdarın emrindeki tüm müminler Ramazan boyunca ibadetle uğraşacaktır… Kadınların İslamiyet’e uygun olmayan kıyafetler giymesi yasaktır… Tiyatrolarda, Ramazanın kutsallığına aykırı ve politika içeren piyesler oynanması yasaktır…”
Bunların pek çoğu yasak ya da “tembih” içeren şeyler…
Ama başka bir “tembih” var ki işte o ilginç… Şöyle ki…
Ramazan ayı, “oruç” ya da gün içinde aç kalma dışında aynı zamanda “karın doyurma ayı” imiş. Ramazan gelince kimileri, her gün bir vezirin, nazırın, paşanın ya da büyük devlet görevlisinin evinde kurulan iftar sofralarına katılmayı adet edinmişler. Hatta bu da yetmez, iftardan sonra “diş kirası” bile isterlermiş…
Üstüne birde hediye kuyruğuna girer hediye beklerlermiş…
Hadi sıradan halk neyse ama bunları yapanlar devlet memurları olunca Abdülaziz, “İhtarname” yayımlamak zorunda kalmış. 1862 yılının Mart ayına denk gelen Ramazan’ın ilk gününde yayımlanan “İhtarname” özetle şöyle…
“…Devlet memurlarının bakanların ve amirlerinin evlerine iftar için gitmeleri resmi bir mecburiyet zannedilse de değildir. Zaten memurlar için böyle bir görevde yoktur. Bu alışkanlık artık herkese zahmet ve külfet verir bir hal almıştır. Hocaların, şeyhlerin, din talebelerinin ve dervişlerin istedikleri iftara gitmeleri serbesttir. Bunların dışında kalanlar ve memurlar, davet olunmadıkça iftara gitmeye mecbur değildirler. Hatta davetli bile olsalar gidip gitmeme konusunda serbesttirler…”
Yani Abdülaziz kısacası, “oturun oturduğunuz yerde” demiş…
Şimdi gelelim deyimin öyküsüne… Ama öncelikle şu bilgiyi vermekte yarar var…
İslam inanışına göre Ramazan ayı, “Ramazan Hilali”nin doğuşu ile başlar. Bu nedenle “yevmüşşek” yani “şüpheli günler” denen Şaban ayı sonu ve Ramazan ayı başında herkes, “yeni doğacak hilali ilk gören kişi” olmak ve müjdesini vermek için yoğun bir gayret gösterirmiş. Şer’iye mahkemelerinde kadılar ve müftüler nöbet tutup, “Ramazan Müjdecisi”ni beklermiş…
Sonunda yeni ayı ilk gören soluğu kadının yanında alır ve “Yeni ayı ilk gören olduğuna dair” yeminler edip Ramazan’ın başlamasını sağlarmış. Bu yeminlerden sonrada kadı emir verir, toplar atılır ve “Ramazan’ın geldiği” ilan edilirmiş…
İşte rivayete göre, yine böyle bir “yevmüşşek” zamanında mahalle kahvesinde “Ramazan’ın ne zaman başlayacağına” ilişkin sohbet edilirken, orada bulunan bir hoca, “Yeni ay görünmeyince Ramazan başlamaz. Yeni ayı gökte gördüğünüz an ise Ramazan başlamış, oruç vakti gelmiş demektir” diye bilgi vermiş…
Bir köşede oturan Bektaşi’de anlatılanlara kulak misafiri olmuş…
Oturduğu yerden kalkmış, evine gidip hanımına seslenmiş…
“Hanım hemen perdeleri kapa”…
“Hayırdır bey?” diye sormuş karısı…
“Yahu hanım” demiş Bektaşi, “Bilmez misin yeni ay gökte görününce Ramazan başlayacak, herkes oruç tutacak…”
Karısı “Ama..” diyecek olsa da eşinin dediğini yapmış, perdeleri sıkı sıkı kapamış…
Bektaşi yinede temkinli davranmayı elden bırakmamış.  Zaten gündüzleri bir sorun yaşamıyor, geceleri ise kahveye gidip gelirken kafasını yerden kaldırmıyormuş…
Yine böyle bir akşam, gökteki ayı görmemek için kafası önünde giderken, yerdeki su birikintisinde, gökteki ayın yansımasını görmüş.
Refleksle gözlerini kapamış, kafasını kaçırmış ama bir kere görmüş artık…
Sinirlenen Bektaşi, sudaki yansımaya dönüp söylenmiş…
“Bre mübarek… Başımı yerden kaldırmıyorum diye yere inerek gözüme mi gireceksin… Ama valla nereme girersen gir, inadım inat tutmayacağım o orucu…”
Bu rivayet bana biraz “Bektaşi fıkrası” gibi gelse de kaynaklar “göze girmek” deyiminin öyküsü olarak hep bu öyküyü anlatıyor…
Eh ne yapalım benim de elimden başka bir şey gelmiyor…

4 Haziran 2016 Cumartesi


“Siluet”…
Ardahan’ın Damal ilçesinin Karadağ sırtlarında, 15 Haziran – 15 Temmuz tarihleri arasında her yıl beliren “Atatürk” siluetini bilmeyenimiz yoktur…
Ya da Niğde Alaaddin Camii kapısı üzerinde bulunan bezemelerde, Mayıs ayında sabah saatlerinde beliren“kadın yüzü” siluetini…
“Ama bunlar sadece gölge veya karaltı” diyenler olacaktır elbet. Ama…
Sözlükler “siluet” sözcüğünü, “Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle tek renk olarak beliren görüntüsü, Gölge, Karaltı” şeklinde açıklıyor…
“Siluet” sözcüğü, Fransızca “silhouette” sözcüğünden geçmiş dilimize…
“Gölgenin dış hatlarını izleyerek yapılan çizim” ya da “Bir nesnenin gölgesinin dış hatları” anlamına geliyor.
“Bilmem ne binası, şehrin siluetini bozuyor” türü haberleri bolca duymuşuzdur.
Çünkü bir şehrin genel hatlarına da siluet deniyor…
Ayrıca “Hacivat Karagöz” gibi “gölge oyunları” na da…
Sanatla iç içe bir kavram siluet…
Pek çok sanat ışıktan yararlanırken, siluet ışığın olmamasından yararlanıyor,
Pek çok sanat gösterdikleri ile güçlenirken, siluet göstermedikleri ile güçleniyor…
Çünkü bir şeyin ayrıntılarını gölgede bırakarak gizlemek, o şeyi apaçık göstermekten daha güçlü, daha kapsayıcı olabiliyor bazen…
Bir kadın resminin sadece ana hatlarından bir “Anneler Günü” silueti vardır misal…
Belki içini herkes kendi annesinin görüntüsü ile doldurabilsin diye,
Böylece de herkes sahiplenebilsin diye…
Araştırmalara göre siluet, en çabuk algılanan ve ayrıştırılabilen bir karakter çünkü…
Stanford Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, yaş ya da cinsiyet gibi belirleyici pek çok ayrıntı, siluetten anlaşılabiliyor. Hatta bir insanın sadece silueti bile onu diğer kişilerden ayrıştırmaya yetiyor.
Korku ve gerilim sinemasının duayenlerinden Alfred Hitchcock’un, siluetini imzası yerine kullanması gibi misal…
Belki de bu nedenle profil portreler, yüzyıllarca sikkelerin, paraların üzerlerini süslemiş…
“Siluet” ya da “gölge oyunu”, siyasetin de en sevdiği sözcüklerden olmuş,
Görünenin ayrı, yönetenin ayrı olduğu durumları ifade etmiş yıllarca…
Aslında “siluet” sözcüğü, tam da siyasetin içinden doğan bir sözcük…
Şöyle ki…
“Etienne de Silhouette” Fransız bir politikacı…
1709 – 1767 yılları arasında yaşamış…
Fransız Kralı 14.Louis, İngiltere ile yapılan “Yedi Yıl Savaşları” nedeniyle yaşanan ekonomik sıkıntıların önüne geçmesi için, oldukça ciddi ve tavizsiz bir adam olan Etienne de Silhouette’yi, 1759 yılında Maliye Bakanlığı Genel Müfettişi ve Bakan olarak göreve getirir.
Etienne de Silhouette, yeni vergiler koyup bazı zorlukları aşınca ve de devletin kasasına biraz para girince, bir süreliğine de olsa popüler olur.
O, bir “kurtarıcı”dır artık…
Ancak ekonomi yine de tam olarak düzelmez, bazı ödemeler aksamaya, bazıları ise askıya alınmaya başlar. Silhouette ise “kurtarıcı” olarak görülmenin verdiği güçle, vergi politikasını ağırlaştırır. Emekli aylıklarını düşürmeye, hatta zenginlik ölçüsü saydığı kapı ve pencerelerden bile vergi almaya kalkar.
Ama asıl “hata”yı soyluların topraklarından vergi almak istemekle yapar…
Soylular “yağlıboya tablolarını bile yaptıramazken bu ne demektir şimdi?”…
Kamuoyundaki rüzgarların yönü hemen değişir, şimşekler onun üzerinde çakar.
“Kurtarıcı” değil, “hileci”dir artık…
Uyguladığı vergi politikaları “gizli kapaklı” ve “sinsi”dir, kendisi “cimri”dir falan…
Soylular genel müfettiş ve bakandan öç almak için yeni bir moda çıkarırlar hemen…
“Cep ne işe yarar ki içine koyacak para olmadıktan sonra” dercesine dar paltolar ve cepsiz pantolonlar giymeye başlarlar…  Adına da “Silhouette Kıyafetleri” derler…
Halk ise karanlık çökünce Paris sokaklarının duvarlarını, daha sonraları “siluet tipi portre” denecek olan “modelini profilden ana çizgilerle gösteren” çizimlerle, resimlerle doldurur… “Ey Maliye Bakanı, kendi gölgene hapsol” derler belki de…
Bunca alay ve aşağılanmadan sonra Etienne de Silhouette ortadan kaybolur…
Tüm uğraşlarına karşın sadece kürk ve kahveden vergi alabilmiş,
Büyük umutlarla gelmiş olmasına karşın hepi topu sekiz ay görevde kalabilmiştir…
Sadece bir gölge, bir karaltı, ayrıntıları olmayan resimleri anlatan adı kalır yadigar…

3 Haziran 2016 Cuma


“Küçük idi kıyamadım, büyük oldu yenemedim”…
Yıllar önceydi…
Devlet kanalında, radyoların “arkası yarın” programları gibi,
Türk televizyonlarının ilk “günlük” dizilerinden birisini yapacaktık ki bölüm sayısı olarak en “uzun soluklu” dizi hala da odur…
Şimdilerde pek çok kanalda var bunlardan ve hemen hepsi benim o ekipten birileri tarafından hayata geçiriliyor…
Parayı veren devlet kurumu olsa da onun adına parayı harcayan “vekil” bendim.
Programın yapımcısı bendim kısacası…
Tüm altyapının hazırlanması, mekandan ulaşıma, yemekten kostüm aksesuara, ekip kurulmasından her türlü malzeme teminine, belirlenen oyuncularla pazarlıktan figüranına, her türlü resmi ya da gayri resmi prosedürüne kadar, yani işin mutfağı benim sorumluluğumdu…
Bir anlamda işverendim de…
Kurtardığım hayatlarda oldu, zengin olmasına “vesile” olduğum insanlarda…
Hala pek çok insan, o gün bu dizi sayesinde başladıkları işten kazanıyor ekmeğini…
Benim için mutluluk ve gurur kaynağı bir durum kısacası. Ama…
Keşke bazılarından çok ciddi kazıklar yemeseydim…
İki “arkadaş” vardı, hani “arkadaş” dediysem lafın gelişi bile değil,
Sırf “kötü” konuşmamak için öyle dediğim iki “arkadaş”…
Birisi yaptığı işe yeni başlamış, diğeri başlamamış bile…
Yeni başlamış olan sırtında bir çanta, dizinin “figürasyon” işine talip oldu.
“Yoldan geçen adam”, “Parkta oturan kız” gibi görüntüyü “zenginleştirecek” kişiler getirecek diziye. Elbet belli bir para karşılığı…
Artık kendisi karşıya ne kadar verir ya da verir mi kendi aralarında bir durum yani…
“Bu işe ihtiyacım var abi” dedi. “Ben insanların içinde olmak istemeyeceği bir çevrenin çocuğuyum. Oradan kurtulmam, bu işi bana vermenle olacak, umut bir tek sende…”
Dedim ki… “Sırtında çanta ile olmaz, seyyar adam istemem. Paran yoksa avans vereyim, kur şirketini, tut büronu ya da büronu tutayım, ondan sonra gel konuşalım”…
Küçük müçük, yerin altında falan tuttu bürosunu, kurdu şirketini…
Verdim işi kendisine…
Hatta elinden tutup, tüm kurumla tanıştırdım, pek çok başka programın bu tür işlerini almasını da sağladım…
Diğer “arkadaş” ise ulaşım işi yapan bir arkadaşın yanında şoförlük yapıyormuş.
O da dizinin “yapım sorumlusu” olan, yardımcılığımı yapan arkadaşım aracılığıyla geldi bana… Hemen hemen benzer şeyler…
“Geçinemiyorum, çoluk çocuğum aç, onun bunun yanında olmuyor, kendi işim olsun istiyorum, çocuklarım senin sayende ekmek yesin” falan…
“Tamam” dedim… “Öyle lüks araç falan istemem, al bir araç, kur şirketini, dizinin ulaşım işi senin olsun”…
O da kurdu şirketini, onun da tuttum elinden, tanıştırdım herkesle… Sonrası mı?
Bizim kurumda, “işin tutup tutmayacağını bekleyen, tuttuğunda ise ele geçirmek için her türlü katakulliyi çeviren” gruplar vardır. İftiranın her türlüsünü atabilirler…
İş tutunca, o “arkadaşlar” da biraz palazlanınca diğer “arkadaşlarla” bir olup ilk “kazıklarını” bana attılar…
Sonunda beraat etsem de…
Dizi, günlük maliyetinin 25 katı para kazandırdığı halde “bu diziyi yaparak kurumu zarara uğratma” suçu diye uydurulmuş bir suçtan yargılandım…
O “arkadaşlar” mı?
Şu an biri Ankara’nın en büyük “cast” ajansının,
Diğeri ise önemli bir ulaşım şirketinin sahibi…
Mark Twain’in dediği gibi…
“Açlıktan ölmek üzere olan bir köpeği doyurduğunuzda, o köpek artık asla sizi ısırmaz. İşte hayvanla insan arasındaki en büyük fark da budur”…
Ha bu arada…
Öyle bir suçtan yargılansam da benim hala bir evim bile yok…

2 Haziran 2016 Perşembe


“Hora geçmek”…
“Mevlevilik”, 13.yy.da yaşamış “Mevlana Celaleddin Rumi”nin görüşleri ve tasavvufi düşünceleri üzerine, kendisinin ölümünün ardından gelişmiş bir tarikattır.
Bu tarikata girmek oldukça zordur. Çile çekmek gerekir…
Ama şimdilerde değil elbet, çile çekmek gerilerde kaldı artık…
Gönül vermiş genç, dergaha gelir…
Ama hemen “tamam” demezler, bir “dede”nin önermesi gerekir.
Bir “dede” o gence kefil olursa, genç “Meydancı Dede”ye götürülür.
“Meydancı Dede” genci sorar, soruşturur, zorluklardan, çilelerden söz ederek “düşün” der. Düşünüp de “tamam” derse genç,
Bir üst amir “Kazancı Dede”ye götürülür…
O da anlatır benzer şeyleri, o da “düşün” diyerek süre verir…
Genç yine “tamam razıyım, hazırım” dese de yetmez…
Bu iki dede, genç hakkında “adli sicil” araştırması yaparcasına araştırma ve soruşturmayı derinleştirip hakkında ne varsa öğrenirler.
Her şey olumlu ise genç, Şeyh’ten sonra en yetkili kişiye“Aşçıbaşı Dede”ye götürülür.
Konya’da bulunan Mevlevihane’ye gidenler belki dikkat etmiştir.
Mevlevihane’nin arkasında bulunan mutfak kısmında,
Mutfağın tam giriş kapısının karşısında bir oyuk vardır.
Genç ayakkabılarını çıkarır, uçları mutfağı gösterecek şekilde düzeltip bu oyuna girer ve dizleri üzerinde oturup, gelecek yanıtı bekler.
Verilen süre sonunda ayakkabılar hala kendi düzelttiği gibiyse yanıt olumlu,
Ter yöne bakacak şekilde çevrilmişse olumsuzdur.
Yanıt olumlu ise genç tekrar Meydancı Dede’ye gönderilir…
Dede, “Meydan-ı Şerif” adlı salonun dış kapısı yanına “ayak postu” denen beyaz bir post serer ve genci oturtur.
Gencin başına “arakiye” denen bir çeşit başlık, sırtına “hırka” giydirilir.
Genç bu post üzerinde, diz üstü üç gün üç gece oturur.
Bu süre içinde o çevreyi, çevrede onu izler…
Üç gün sonunda izlenim yine olumlu olursa, genç artık “Şeyh”e çıkarılır…
Şeyh son öğütleri verir ve “Matbah-ı Şerif”e gönderilip, “matbah canı” olur…
Yani… Mevlana’nın “Hamdım, Piştim, Yandım” demesi gibi, bir süre mutfakta çalışması ve “matbah canı” olması gerekir.
Çile çekmenin bir türlüsü sayılan mutfakta çalışarak, hizmet etmeyi, pişip olgunlaşmayı öğrenecektir çünkü…
Bundan sonra sırada 1001 günlük yani üç yıllık çile çekme vardır artık.
Tüm bunlardan sonra “dede” olabilecektir. Ama…
Osmanlının son zamanlarında bu ritüel yerini adam kayırmaya bırakmıştır.
Öyle 1001 güne falan bakılmaksızın, dergah dedelerinden biri “affettim” deyince,
Çile çekmeden muaf sayılarak direkt dedeliğe terfi edilmiştir çünkü…
Günümüzde mi?
Yine aynı…  Adamın varsa kafadan “dede”sin…
Neyse… Gelelim sözcüğümüze…
Mevlevilerin kendilerine has sözcük ve deyimleri var…
Bazılarını yazımızda da yazdık…
“Hora geçirmek” ve “hora geçmek” de bunlardan ikisi…
“Mevlevi Terimleri” sözlüğünde şöyle yazıyor…
“Hora geçirmek” sözü  “Yemek anlamına gelen farsça ‘horden’ sözcüğünden türetilmiştir. ‘Bir şey yemek’ anlamını ifade eder”…
Ama “horden” sözcüğü hakkında net bir bilgi olmadığından bir belirsizlik vardır…
“Hora geçmek” ise “Makbule geçmek” anlamındadır ve Mevleviler arasında birbirleri için yaptıkları hemen her şeyi ifade eder… Bir tür yardımlaşmadır sanki…
Buradan halk diline yansımıştır.
“Beğenilmek, Hoşa gitmek, Makbule geçmek, Verilen kişinin çok işine yaramak, Kabul görmek, Tam ihtiyaç duyulduğu anda imdada yetişmek, Hayra geçmek” anlamlarında kullanılmıştır.
Pek çok kaynak ise bu sözcüğün “iyilik” anlamında “hayır” sözcüğünden geldiğini ve “Hayra geçmek” sözünün bozulmuş hali olduğunu söylüyor ki taşıdığı anlamlarda bunu doğruluyor sanki…
Karar sizin artık…

31 Mayıs 2016 Salı


“Atı alan Üsküdar’ı geçti”…
Köroğlu efsanesini bilir herkes…
Asıl adı “Ruşen Ali”dir hani…
Doğum ve ölüm tarihleri bilinmese de efsaneye göre, 16.yy.da yaşamıştır. Babası Yusuf, zalim ve adaletsiz Bolu Beyi’nin yanında seyislik yapmaktadır. Ama bir gün Bolu Beyi Yusuf’tan en iyi tayı bulup getirmesini ister. O da arar tarar, getirir bembeyaz bir tay… Ama tay biraz sıska, biraz hastalıklı gibidir…
Çok sinirlenir Bolu Beyi, “mil çektirir” Yusuf’un gözlerine…
Sıska tayı da katar yanına, gönderir evine…
Bolu’nun “Dört Divan” ilçesindedir evleri. Bir ahır yaparlar hemen, ışık girebilecek tüm delikleri kapatarak… Koyarlar sıska kır tayı içine…
Ant içer, yemin eder Ruşen Ali… Babasının intikamını alacak, zalimliğinin cezasını kendi elleriyle kesecektir Bolu Beyi’nden…
Biner Kırata çıkar dağlara, o sıska tay, uçan bir küheylana dönüşmüştür artık.
Ünlenir, ünü her yere yayılır, bir efsane olur “körün oğlu”…
Yiğitlik ve iyilikseverliğin destansı adı olur “Köroğlu”…
Hem adı hem de türküleri yayılır dilden dile…
Ama isyancı Köroğlu ile ozan Köroğlu aynı kişi midir işte orası bilinmez.
Ancak yine de tüm Türk dünyasına yayılan Köroğlu destanının doğuşunu da hazırlar.
Azerbaycan’da da “Koroğlu Efsanesi” vardır misal.
Köroğlu destanı Anadolu insanının yüreğinde yaşayan tutku, istek, değer yargısı ve inançların toplamıdır aslında… Ama…
Köroğlu gerçekten yaşamış mıdır, yaşamış ise kimdir?
Köroğlu hakkında bilgileri ilk veren, anlatılanları derleyip yazıya geçiren Polonyalı şair, araştırmacı ve diplomat “Aleksander Borejko Chodzko” dur. Kitabında şöyle diyor Chodzko… “Bizim eserimizde anlatılanların kahramanı ‘Kurrooğlu’dur. Kendisi ‘Tuka’ Türkmenlerinden olup Kuzey Horasan’ın yerlilerindendir ve 17.yy.ın ikinci yarısında yaşamıştır. Kurrooğlu, ‘Khoi (Hoy)’ ile ‘Erzerum (Erzurum)’ şehirleri arasında bulunan İran’dan Türkiye’ye uzanan büyük ticaret yolundan (İpek Yolu) geçen kervanları yağmalamak ve bu sırada doğaçlama şiirler söylemek suretiyle adını meşhur etmiştir…”
Azerbaycanlı araştırmacı Mirza Velizade Köroğlu’nu, “Kafkasya Hanlarına isyan eden biri” olarak kabul ederken, Evliya Çelebi Köroğlu’ndan “Çerkeş taraflarında yaşamış bir haydut” olarak söz eder…
Ünlü halk bilimci, halk edebiyatı ve folklor araştırmacısı Pertev Naili Boratav’a göre ise Köroğlu, “Celali isyanlarına karışmış bir Celali reisidir”. Tarihi kişilikleri romanlaştıran A.Haydar Avcı’da yine Boratav’la aynı görüşü savunur. 
Araştırmacıların çoğu, Köroğlu’nun eşkıya olduğu konusunda hemfikir olsalar da farklı görüşü savunan uzmanlarda vardır elbet…
Misal tarihçi ve Türkolog “Zeki Velidi Togan” Köroğlu’nu, “ihanet yöntemi ile ele geçirilerek öldürülen ‘Saka’ların kahramanı ve ‘Metehan’ ile birleştirir”…
Ziya Gökalp ise “Köroğlu karakterinin prototipi Gazneli Mahmut’tur” der…
Yaşayıp yaşamadığı tam olarak bilinmese de…
Kimliği hakkında tam bir bilgi olmasa da…
Köroğlu, halkın kahramanıdır. Zenginden alır fakire verir, zalimin hakkından gelir…
Yaşamamış bile olsa hayallerin kahramanı, gönüllerin kurtarıcısıdır o…
Kimin başı sıkışsa yetişir, kim “Aman” dese koşar Köroğlu…
Tıpkı deyimin öyküsünde olduğu gibi…
Nasıl olmuş bilinmez ama rivayete göre Köroğlu’nun Kıratı çalınır…
Kırat olmazsa Köroğlu olabilir mi? Köroğlu için Kırattan önemli ne olabilir ki?
Arar tarar, sorar soruşturur, diyar diyar gezer kimse görmemiştir Kıratı…
Yolu tesadüfen İstanbul’un Avrupa yakasında bir at pazarına düşer. Pazarı gezerken bir bakar ki Kırat karşısında… Kırat’ta tanır Köroğlu’nu kişner, şaha kalkar, eşinir…
Köroğlu müşteri gibi yaklaşır satıcıya…
Bir iki hoş beş, bir iki “en son kaça olur” falan derken atlar Kıratın üstüne…
Kırat ise kuş olur uçar sanki…
Satıcı Köroğlu’nun peşine takılsa da…
Köroğlu ve Kırat ulaşırlar Sirkeci sahiline…
Köroğlu bir sal kiralar, Üsküdar’a doğru yola çıkarlar hemen… 
Satıcı kıyıya vardığında onlar çoktan varmıştır Üsküdar’a…
Satıcı sorar, soruşturur “beyaz bir at üstündeki adamı” ama…
Teknecinin bir yanıtlar…
“Ohoo… Boşuna uğraşma beyim… Atı alan Üsküdar’ı geçti…”